“Barınma insanın en temel hakkıdır” cümlesi “Barınma” dan söz edilen her alandaki ilk cümlelerden biridir.

Oysa her canlı türünün neslinin devamını sağlayacak güvenli bir alan arayışının doğal sonucu. Sadece karada yaşayan canlıların değil, suda ve havada yaşayanlar için de barınma yaşamsal bir öneme sahip. Bizim için de onlar için de yarın da var olabilmek için kendimizi yeniden ürettiğimiz; yiyeceklerimizi içine taşıdığımız, günün yorgunluğunun üstesinden geldiğimiz, dinlendiğimiz, dışarıdaki tehlikelerden uzaklaşabildiğimiz, yavrularımızı koruyup kollayıp büyütebildiğimiz, onlara hayatta kalma konusundaki öğretilerimizi aktarabildiğimiz,  kısacası kendi varlığımızı sürdürmenin yanı sıra neslimizi sürdürmeye ilişkin içgüdüsel gerekleri gerçekleştirdiğimiz yerlerdir yuvalarımız, barınaklarımız, evlerimiz.

Sularda yaşayan canlıların da yaşam alanları onların barınağı. Sadece suyun dışında yaşayamama sorunu değil deniz canlılarını hayatta tutan. Sulardaki oksijen miktarı, resif alanlarının varlığı, suların sıcaklığı, temizliği vb birçok faktör bulundukları alanı barınak yapan.

Bitkiler için de varlıklarını sürdürmek için tutundukları yerler onların barınağı. Üreyebilmek için polenlerinin erişebileceği yerlerde aynı ve ayrı türlerle barış içinde yaşadıkları ortamları barınak bilip, bulundukları ortam şartlarına uygun değişim ve dönüşüme gerçekleştirerek kendileri için yarattıkları barınaklarla karada ve sularda diğer canlılara da yaşam döngüsünde varlıklarını sürdürecekleri ortamı sağlarlar

Barınma hakkı sadece insana özgü bir hak tanımının ötesinde canlı varlıkların tümünün ortak hakkı. Bir diğer ifadeyle; ekosistemi oluşturan tüm varlıkların barınma haklarına saygı ekosistem zararlısı pozisyonunu üstlenen biz insanoğlunun temel görevi olmak zorunda.

İnsanoğlunun kendisi gibi barınma ihtiyacında olan diğer canlılardan en önemli farkı, barınma ihtiyacının karşılanması için bulundukları ortamı bilinçli bir biçimde değiştirip dönüştürme eyleminde bulunması. Oysa diğerler canlılar yaşam ortamlarında köklü değişiklere neden olmak yerine ortamın olanaklarını kullanarak barınma ihtiyaçlarını karşılarlar.

İnsanoğlu ise, insan olmanın tanımı gereği, doğayı bilinçli bir biçimde değiştiren ve dönüştüren tek varlık. Değiştirip dönüştürme eylemini alet kullanarak evrimleştiren insanoğlunun mağaralardan günümüz barınaklarına varan evrim yolculuğunda geldiğimiz nokta; ekosisteme verdiğimiz zararların bedellerinin ödenme zamanının geldiğini gösteriyor.

İnsan üstüne yapılan tanımlardan biri de “aktarılabilir bilgi” (Accumulation of Knowladge) sahibi oluşu. Yani biz kendi varlık süremizce bildiklerimizi bizden sonraki nesillere aktararak evrim sürecini hızlandırabilme yeteneğine de sahibiz. Bu sayede mağaralarda başlayan barınma yolculuğumuzu “akıllı evler”, “yeşil binalar” vb sadece bir konut değil barınma dışında da fonksiyonlar yüklediğimiz yapılara taşıyabildik. İnsanın kendini yeniden ürettiği ve kendini gerçekleştirdiği en özel alanlar- kanımızca ev-yuva-konut her ne ad altında olursa olsun- kamusal alanlardan alıp taşıdığımız ister mal ve/veya hizmet ister bilgi ve/veya görgü olsun sindirip; değiştirip dönüştürüp bize özel hale getirdiğimiz alanlar olmakta.

Yukarıdaki betimlemeden hareketle; barınma alanları insanın kendini yeniden üretmesi (Recreation) yeni gün ile gelen yükümlüleri karşılayacak enerjiyi sağlayacak yeme, içme dinlenme, üreme vb faaliyetlerin yanı sıra, temel yaşamsal ihtiyaçların ötesinde,  özel  ve kamusal alanlardan edinilmiş bilişsel birikimleri özümseyerek kendini geliştirme, dönüştürme yani, kendini gerçekleştirme (Self Actualization) hali için uygun mekanı ifade etmektedir.

Barınma hakkına ve haline bu gözle baktığımızda günümüzde üretilen barınma çözümlerinin “başımızın üzerine bir dam” olmanın çok ötesinde anlamlar yüklenerek değerlendirilmesi ve konumlandırılmasının gerekliliği gündeme gelmektedir. Bu da estetik ve yenilikçi malzeme kullanımının ötesinde, tasarımlarıyla insan ihtiyaçlarını ve kullanım kolaylıklarını gözetmenin yanı sıra, kalıcı yapılar olarak planlanmalıdır.

“Kalıcı yapılar” toplumsal değer yargılarının oluşup, pekiştirildiği kültürel çevrenin oluşturulmasının yanı sıra özellikle çevre koruma sorumluluğu açısından da önem ve öncelik taşımaktadır. Kültürel değerler dendiğinde yapılı çevrelerin dönemin yaşam koşullarının ve alışkanlıklarının göstergeleri olarak değerler dizgesinde yer almaktadır.

Bu noktada kentler mekân da ekonomik, politik, sosyal ve kültürel etkileşimler sonucu oluşan bir örgütlenmelerdir. Bu açıdan bakıldığında kentler maruz bırakıldıkları döneminin ruhunu yapılı çevrelerinde yansıtmaktadır.

Kullanım kolaylıkları derken sadece yapının sunduğu kolaylıkları değil aynı zamanda yapı içinde gündelik ihtiyaçları karşılayan makine ve ekipmanların da varlığından söz etmek gerekmektedir. Günümüz toplumları üyelerinden yenilikçi buluşlara imza atmaları, yeni girişimlerde bulunarak toplumsal değer yaratmaları beklentisinde.  Böyle bir beklentinin gerçekleştirilebilmesi bireylerin çaba ve yetenek sınırlarının geliştirilebileceği ortamların sağlanması ile mümkündür ki bunun için gerekli olan kurumsal eğitimin yanı sıra yaşam alanlarında da uygun ortamların yaratılması gereklidir.

Yaşam için uygun ortamın üst sınırı gelişen teknolojiye bağlı olarak değişse de alt sınırına ilişkin tanımlamaları uluslararası belgelerde bulmak mümkündür.

Ülkemizin de taraf olduğu BM-Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin (*)11. Maddesinde “Yaşama Standardı Hakkı” başlığı altındaki 1 no. Lu yorumda “Bu Sözleşmeye Taraf olan Devletler herkese, kendisi ve ailesi için yeterli bir yaşam standardına sahip olma sağlar. Bu standart, yeterli beslenmeyi, giyinmeyi, barınmayı ve yaşama koşullarının sürekli olarak geliştirilmesini de içerir. Taraf Devletler bu hakkın gerçekleştirilmesini sağlamak için, kendi serbest iradelerine dayalı uluslararası iş birliğinin esas olduğunu kabul ederek, uygun tedbirleri alırlar.” hükmü düzenlenmiş durumda. Bu hüküm barınma hakkını yaşama standardı açısından beslenme kadar elzem bir koşul olmanın yanı sıra sürekli olarak geliştirilmesi gerekli temel bir ihtiyaç olarak tanımlanmaktadır.

Aynı maddenin 4 No’lu Genel Yorumunda barınma hakkı konusunda daha ileri gidilerek “Elverişli Konut Hakkı” mülkiyetten bağımsız bir ‘kullanım hakkı’ tanımlanmaktadır. Bir diğer ifadeyle; Elverişli Konut Hakkına sahip olmak için insanların konutun mülkiyetine sahip olmaları gerekmemekte, barınma ihtiyacında olan herkes için Elverişli Konut Hakkı geçerli bir hak olarak tanımlanmaktadır. Üstelik bu hakkın yasal güvenliğinden taraf devletleri sorumlu kılınmıştır. Burada kullanılan “yasal güvenlik” yıkım/ boşaltma tehdidi olmaması olarak tanımlanmış, kullanım hakkını ise ‘yasadışı’ işgal ve iskânı da içerecek şekilde geniş kapsamlı yorumlanmıştır.

BM Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 11. Maddesinin 7 no’lu Genel Yorumu ile kabul edilen hüküm ise aynen şöyledir; “Kişilerin, ailelerin veya grupların iradeleri dışında, kendi rızaları olmadan ve uygun veya hukuki korunma biçimleri/ barınma olanakları sağlanmadan zorla tahliye edilerek evlerinin/ mahallelerinin boşaltmasını, birinci dereceden, insan hakkı ihlali olarak niteler.”

Anayasamızın 90. Maddesinin son fıkrasında;” Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Hükmü yer almaktadır. Bu hükme göre Sözleşme hükümleri bizim hukuk sistemimizde olası aksine kararlar karşısında üstün karar niteliğindedir, bir başka ifadeyle; aykırı kanunlar var olsa da Sözleşme hükümlerine uyulması Anayasanın gereğidir.

Yukarıda uluslararası hukukun bağlayıcılığında olduğu 4867 Sayılı kanunla kabul edilmiş olan barınma hakkının varlığına rağmen günümüzde çok tartışmalı bir biçimde yürürlüğe sokulan “Riskli Alan” tespitlerine ilişkin yapılan düzenlemelerin Anayasa’nın öngördüğü biçimde gözden geçirilerek insan hakları ihlali niteliğine varan hak ihlallerinin giderilmesi toplumsal görevimizdir.

(*) Türkiye BM Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi’ni15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır. Sözleşme'nin onaylanması 4 Haziran 2003 tarihli ve 4867 sayılı Kanunla uygun bulunmuş ve Bakanlar Kurulu 10 Temmuz 2003 tarih ve 2003/5923 sayılı kararıyla Sözleşme'yi onaylamıştır.