İnsan, hayatın akışında her zaman özgür değildir. Bazen kararlar ona ait gibi görünse de aslında içinde bulunduğu şartlar onu bir yöne doğru sürükler. Seçenekler vardır belki ama hiçbirinin iç açıcı olmadığı zamanlar olur. O an gelir ve insan mecbur kalır.

Tarih boyunca büyük kararlar, çoğu zaman bir zorunluluğun sonucunda alınmıştır. Hz. Musa’nın Kızıldeniz’e yürüyüşü bir özgürlük iradesi kadar bir mecburiyetin eseriydi. Ya Firavun’un zulmü altında ezilecek ya da bilinmeze doğru bir adım atacaktı. İstanbul’un fethi de bir tercih değil, bir zorunluluktu Fatih için. Konstantinopolis alınmazsa Osmanlı, kendi kıskacında sıkışıp kalacaktı.
Edebiyat da mecburiyetin sancısından doğan eserlerle doludur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanındaki Mümtaz, savaşın ve kayıpların gölgesinde aşkını yaşamak zorundaydı. Tolstoy’un “Anna Karenina”sı, toplumun baskısı karşısında ya boyun eğmeyi ya da her şeyi ardında bırakmayı seçmek zorundaydı. Ve belki de en meşhuru, Camus’nün “Yabancı”sındaki Meursault, varoluşun anlamsızlığı karşısında bir seçim yapmaya mecburdu ama hiçbir seçimin anlamı kalmamıştı onun için.
Günlük hayatımıza baktığımızda da benzer mecburiyetlerin içinde buluruz kendimizi. Çalışmak zorunda olduğumuz için sabah erken kalkarız, sevmediğimiz insanlara katlanmak zorunda kalırız, bazen içimizden gelmese bile gülümseriz. Büyümek zorunda kalırız, alışmak zorunda kalırız, unutmak zorunda kalırız…
Ama asıl mesele, mecbur kaldığımızda ne yaptığımızdır. Mecburiyetleri bir kader olarak kabullenip sürüklenmek mi yoksa içinde bulunduğumuz durumu bir fırsata çevirmek mi? İnsan, bazen mecbur kalır, ama o mecburiyetin içinde kendini yeniden inşa etme gücünü de bulabilir.
Zorunluluklar bazen bir pranga gibi gelir ama belki de bizi gerçekten harekete geçiren şey onlardır. Çünkü bazen insan mecbur kalır ve ancak o zaman gerçekten ne yapması gerektiğini anlar.